Bazı saatler zamanı göstermez.
Bir acıyı gösterir.
Bir ülkenin hafızasına kazınır ve aradan kaç yıl geçerse geçsin, akrep ile yelkovan o dakikaya geldiğinde insanın içinde aynı ürperti belirir.
03.02…
17 Ağustos 1999 gecesi, Marmara yalnızca sallanmadı. Evler yıkıldı, hayatlar yarım kaldı, aileler dağıldı, şehirlerin alışılmış sesi bir anda yardım çığlıklarına dönüştü.
Bugün 17 Ağustos 2026.
Aradan tam 27 yıl geçti.
Takvim ilerledi.
Çocuklar büyüdü. Şehirler değişti. Yıkılan binaların yerlerine yenileri yapıldı. O gece doğan çocuklar bugün 27 yaşında.
Ama bazı yaraların takvimi yok.
O gecenin sabahı başka bir Türkiye vardı
17 Ağustos 1999 Marmara Depremi, Türkiye’nin yakın tarihindeki en ağır afetlerden biri olarak hafızamızdaki yerini koruyor.
Merkez üssü Gölcük olan 7,4 büyüklüğündeki deprem; Kocaeli başta olmak üzere Sakarya, Yalova, İstanbul, Bursa ve Marmara’nın geniş bir bölümünde hissedildi.
Resmî kayıtlara göre 17 binden fazla insan hayatını kaybetti, on binlerce insan yaralandı.
Fakat rakamlar bazen acıyı anlatmaya yetmiyor.
Çünkü “17 bin” dediğimiz şey yalnızca bir sayı değildir.
Bir annedir.
Bir baba, bir çocuk, bir kardeş, bir komşudur.
Sabah işe gitmek için saatini kurup o sabaha uyanamayan insanlardır.
Daha birkaç saat önce ışıkları yanan, televizyon sesi gelen, çocukların uyuduğu evlerin enkaza dönüşmesidir.
Depremin en ağır tarafı belki de budur.
Bir insanın hayatının birkaç saniye içinde “öncesi” ve “sonrası” diye ikiye ayrılabileceğini göstermesi.
Bursa o geceyi unutmadı
Bursa, 17 Ağustos’un merkez üssü değildi.
Ama bu şehir o depremi yaşadı, hissetti ve hafızasına aldı.
Çünkü Marmara’nın kaderi birbirinden bağımsız değil.
İstanbul’da, Kocaeli’de, Yalova’da, Sakarya’da yaşanan bir afet Bursa için yalnızca komşu şehirlerin meselesi sayılamaz.
Aynı bölgenin şehirleriyiz.
Aynı yolları, aynı sanayiyi, aynı ekonomik damarları, aynı coğrafyanın risklerini paylaşıyoruz.
Üstelik Bursa’nın kendisi de deprem gerçeğine yabancı bir şehir değil.
Bu nedenle her 17 Ağustos’ta yalnızca geçmişe bakmak yetmez.
Başımızı kaldırıp yaşadığımız apartmana, sokağa, mahalleye ve şehre de bakmamız gerekiyor.
Çünkü asıl soru artık şudur:
27 yıl önce ne yaşadık değil, 27 yılda ne kadar hazırlandık?
Hatırlamak yalnızca üzülmek değildir
Her yıl 17 Ağustos geldiğinde aynı görüntüler yeniden önümüze düşüyor.
Yıkılmış binalar.
Enkazların başında bekleyen insanlar.
Sessizce çalışan kurtarma ekipleri.
Bir yakınının sesini duymaya çalışan aileler…
İnsan bunlara bakınca elbette üzülüyor.
Fakat yalnızca üzülmek yetmiyor.
Çünkü deprem yıldönümleri sadece kaybettiklerimizi anacağımız günler değil, yaşayanlara karşı sorumluluğumuzu hatırlayacağımız günler olmalı.
Depremi engelleyemeyiz.
Ama depremin afete dönüşmesinin önüne geçebilmek için yapabileceklerimiz var.
Sağlam yapılaşma, doğru zemin seçimi, denetim, kentsel dönüşüm, afet eğitimi, toplanma alanları, ulaşım planlaması ve bilinçli toplum…
Bunların hiçbiri yıldönümüne özgü başlıklar değil.
Hayatın kendisi kadar sürekli olması gereken meseleler.
6 Şubat bize acı bir kez daha hatırlattı
17 Ağustos’tan yıllar sonra Türkiye, 6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli depremlerle çok büyük bir acıyı yeniden yaşadı.
Bu kez başka şehirlerin isimlerini ezberledik.
Kahramanmaraş…
Hatay…
Adıyaman…
Malatya…
Gaziantep…
Ve yine enkaz başlarında aynı bekleyişi gördük.
Yine “sesimi duyan var mı?” cümlesinin ağırlığını hissettik.
İşte bu yüzden 17 Ağustos artık yalnızca 1999’u hatırlatan bir tarih değildir.
Bize sürekli aynı soruyu soran bir uyarıdır:
Hazır mıyız?
Bu soruya rahatlıkla “evet” diyebildiğimiz gün, belki de 17 Ağustos’tan gerçekten ders çıkardığımızı söyleyebileceğiz.
Mesele yalnızca eski binaları yenilemek değil
Depreme hazırlık denildiğinde akla ilk olarak binalar geliyor.
Haklı olarak.
Çünkü güvenli yapı, insan hayatının ilk savunma hattıdır.
Ancak dirençli bir şehir yalnızca sağlam apartmanlardan oluşmaz.
Depremden sonra ambulans geçemiyorsa…
İnsanlar nereye gideceğini bilmiyorsa…
Toplanma alanları yetersizse…
İletişim kesildiğinde alternatif sistemler çalışmıyorsa…
Hastaneler, yollar, su ve enerji altyapısı büyük bir afete göre hazırlanmamışsa…
Sadece binayı konuşarak meseleyi çözmüş olmayız.
Bursa gibi nüfusu, sanayisi ve ekonomik ağırlığı yüksek bir şehirde deprem hazırlığı çok daha geniş düşünülmek zorunda.
Çünkü büyük bir afette yalnızca evler değil, şehrin bütün yaşam sistemi sınanır.
Fabrikalar.
Hastaneler.
Okullar.
Ulaşım hatları.
Su şebekesi.
Enerji altyapısı.
İletişim.
Ve elbette insan.
Kentsel dönüşüm bir tercih değil
Bursa’da kentsel dönüşüm yıllardır konuşuluyor ve çeşitli bölgelerde çalışmalar yürütülüyor.
Fakat burada ölçü çok açık olmalı.
Kaç bina yenilendiğinden önce, ne kadar risk azaltıldı?
Kaç vatandaş daha güvenli bir evde yaşamaya başladı?
Dönüşüm yalnızca ekonomik değeri yüksek bölgelerde mi ilerliyor, yoksa gerçekten riskli yapıların bulunduğu mahallelere ulaşabiliyor mu?
Şehrin geleceği açısından asıl tartışmamız gereken bunlar.
Çünkü deprem siyasetin günlük tartışmalarına sıkıştırılabilecek bir konu değil.
Belediyelerin, merkezi yönetimin, meslek odalarının, üniversitelerin, mühendislerin, müteahhitlerin ve vatandaşların ortak sorumluluğu var.
Burada başarı bir kurumun hanesine yazılmayacağı gibi, ihmalin bedeli de yalnızca bir kurumla sınırlı kalmaz.
Deprem geldiğinde hangi partiye oy verdiğimizi sormuyor.
Binanın taşıyıcı sistemine bakıyor.
Zemine bakıyor.
Mühendisliğe bakıyor.
Denetime bakıyor.
İhmal edilmiş yıllara bakıyor.
En tehlikeli şey alışmak
27 yıl uzun bir zaman.
İnsan hafızası günlük hayatın telaşı içinde eski acıları yavaş yavaş geriye itiyor.
Belki en büyük tehlike de burada başlıyor.
Unutmakta.
“Bir şey olmaz” demekte.
“Bizim bina sağlamdır” diye düşünmekte.
“Daha vakit var” diyerek yapılması gerekenleri ertelemekte.
Deprem konusunda belki de en pahalı cümle budur:
Daha vakit var.
Çünkü depremin takvimi bizim takvimimiz değil.
Randevu vermiyor.
Gününü söylemiyor.
Saatini bildirmiyor.
Bize bıraktığı tek seçenek hazırlanmak.
17 Ağustos’u gerçekten anmak istiyorsak
Bugün hayatını kaybedenleri rahmetle anacağız.
O geceyi yaşayanların acısını paylaşacağız.
Belki televizyonlarda eski görüntüleri yeniden izleyeceğiz.
Saat 03.02 olduğunda bazı insanlar yine uyumayacak.
Ama 17 Ağustos’u gerçekten anmak istiyorsak, yarın sabah da depremi konuşabilmeliyiz.
18 Ağustos’ta da.
Bir ay sonra da.
Bir yıl sonra da.
Çünkü anmak yalnızca çiçek bırakmak değildir.
Ders çıkarmaktır.
Eksikleri tamamlamaktır.
Bilimin söylediğini dikkate almaktır.
Çocuğumuzu gönderdiğimiz okulun, annemizin yaşadığı apartmanın, her gün çalıştığımız iş yerinin güvenliğini önemsemektir.
Ve gerektiğinde yöneticilerden bunun hesabını sormaktır.
Saat hâlâ 03.02’yi gösteriyor
Aradan 27 yıl geçti.
Takvim 2026’yı gösteriyor.
Ama Türkiye’nin deprem meselesinde o saat hâlâ bir yerlerde 03.02’yi gösteriyor.
Çünkü 17 Ağustos yalnızca geçmişte yaşanmış büyük bir felaket değil.
Bugüne bırakılmış ağır bir sorumluluk.
Kaybettiğimiz insanları geri getiremeyiz.
O gecenin acısını silemeyiz.
Ama onların ardından yapabileceğimiz çok önemli bir şey var:
Aynı acıların yeniden yaşanmaması için çalışmak.
Bursa’nın da, Marmara’nın da ihtiyacı bu.
Korkmak değil.
Unutmak hiç değil.
Hazırlanmak.
Çünkü depremi hatırlamanın en anlamlı yolu, hayatta kalanların ve gelecek kuşakların yaşamını korumaktır.
17 Ağustos’ta kaybettiklerimizi saygı ve rahmetle anıyorum.
Ve 27 yıl sonra aynı dileği değil, aynı sorumluluğu tekrar ediyorum:
Bir daha aynı çaresizliği yaşamayalım.
Bunun yolu temenniden değil, hazırlıktan geçiyor.
